Hissizleşme Nedir? İnsanlar Neden Duygularıyla Temaslarını Keserler?

Duygulara ilişkin (en azından günümüzde) fikir birliğine varılan en temel konulardan biri, duyguların işlevsel olduğudur. Bu işlevlerin başında, duyguların evrimsel geçmişte hayatta kalmamıza yardımcı olması gelir.[1] Duyguların bir diğer işlevi ise, amaçlarımıza yönelik hareket edebilmek için davranışlarımızı düzenleme sinyalleri iletmeleridir. Hedeflerimize doğru ilerlerken engellendiğimizde öfkelenebilir, bir sorunla karşılaştığımızda üzülebiliriz. Bu duygular bize adımlarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlatır.[1]Ancak duygularımızla ilişkimiz, her zaman işlevsellik düzeyinde kalmaz. Duygusal deneyimin şiddeti ve süresi arttığında, duyguları düzenlemek adına farkında olarak ya da olmadan birtakım yöntemler kullanmak zorunda kalırız. 

Bu yöntemleri kullanmaktaki amacımız, duygusal deneyimin şiddetini, türünü ya da duygusal deneyimi tetikleyen faktörü değiştirmektir. Bu yöntemler arasında duyguları kabul etme, problem çözme, yeniden değerlendirme "işlevsel duygu düzenleme yöntemleri" olarak kabul edilirler.[2] Bu yöntemlerin kullanımı ve duyguları düzenleyebilme ile fizyolojik sağlık, uyumlu ilişkiler, iş/okul performansı arasında olumlu ilişkiler bulunmaktadır. Bu yöntemlerin aksine duyguları bastırma ve duygulardan kaçınma ise "işlevsel olmayan duygu düzenleme yöntemleri" olarak anılırlar ve psikolojik bozukluklarla ilişkilendirilirler.[2] Peki, duyguları bastırmayı ve duygulardan kaçınmayı nasıl deneyimleriz? Şu cümleler tanıdık geliyor mu:

  • "Bir şey hissetmiyorum. Bu ayrılığı bekliyordum zaten. Artık o kendi hayatına bakar, ben de kendi hayatıma bakarım."
  • "Akşamları eve gelince bir şeyler içmek o kadar iyi geliyor ki… Her şeyi unutuyorum. Patronum şöyleymiş, iş arkadaşım böyleymiş, yetiştirmem gereken bir sürü iş varmış umurumda olmuyor."
  • "Tüm günüm koltukta dizi izleyerek geçti. Bir de elimde telefonla… Ya dizi izledim ya sosyal medyadaydım ya da ikisi birden… Günlerim böyle geçiyor."

Duygularla temasın kesildiği bu yaşantılara farklı kuramlar, farklı isimler verirler. Defleksiyon, depersonalizasyon, disosiyasyon, kopuk korungan/kopup kendini yatıştıran mod bunlardan bazılarıdır. Ama adına ne derseniz deyin, hepsinin ortak özelliği boşluk hissi, can sıkıntısı, yalnızlık, kendimizle, diğerleriyle ve dünyayla temasımızın kopmasıdır.[3]

Hissizleşmek, başlangıçta sakinlik ve dinginlik hissi verir. Bastırdığımız ve kaçındığımız duyguların farkında olmadan yüksek işlevsellikle yaşama devam edebilir, sorumluluklarımızı yerine getirilebiliriz. Ancak tüm bunları, yaşamla bağlarımızın kopması pahasına yaparız. Akıp giden yaşamda izleyici olmaya başlarız. Kendimizi kimi zaman saatli bir bomba gibi her an patlamaya hazırken, kimi zaman can sıkıntısı ile boğuşurken, kimi zaman psikosomatik şikayetlerle uğraşırken buluruz.[3] Hissizlik, bazı koşullarda o kadar yoğun bir hâl alır ki, var olduğumuzu hissetmenin yolunun acı çekmek, kendimize zarar vermek olduğunu dâhi düşünebiliriz. Zaman geçtikçe kaçarak başa çıkmaya çalıştığımız duyguların daha da büyümüş olarak, hatta suçluluk duygusuyla beraber bizi beklediği gerçeğiyle yüzleşiriz.

Aslında dünyaya duygularımızı bastırmayı veya duygularımızdan kaçmayı bilerek gelmeyiz. Beyin, sosyal ilişkilerle gelişen bir organdır ve çevreyle etkileşimine bağlı olarak zamanla şekillenir. Hayatta kalabilmek için ihtiyaçlarının karşılanmasına muhtaç olan bebeğin çevre ile etkileşiminin en önemli parçasını, bakım verenleriyle ilişkisi oluşturur. Bu ilişkide bakım verenin bebeğin içsel yaşantısını anlayabilmesi, hissedebilmesi ve aynalayabilmesi bebeğin kendi duygu düzenleme becerilerini geliştirebilmesi açısından oldukça kritiktir.[4]

Ancak bakım verenin duyarlılığı konusunda her bebek yeterince şanslı değildir. Bazı bebekler içsel yaşantılarını aynalayabilecek bir bakım veren bulamayabilir. Duygusal tepkiden yoksun kalan bebek, yaşamını tehdit edecek düzeye varabilen bir stresle karşı karşıya kalır. Bu duygusal deneyimle başa çıkmanın yolu ise duygulardan kopmak yani hissizleşmektir.[4]

Benzer şekilde çocukluk döneminde ihmal, istismar, terk edilme, reddedilme gibi travmatik deneyimlerle başa çıkmak için kullanılabilecek en temel stratejilerden biri yine duygularla teması kesmektir. Bu duygusal öğrenme süreci bilinçli olarak devam etmese de ilerleyen dönemlerde kişinin yoğun duyguları ile başa çıkma yollarından biri olur.[4]

Farklı bir perspektiften ele alacak olursak, özellikle bebeklik ve çocukluk döneminde ihtiyaçlarımızın karşılanmaması tehdidi ile başa çıkmak için dört temel yolumuz vardır:[4]

  • savaşmak (İng: "fight"), 
  • kaçmak (İng: "flight"), 
  • donmak (İng: "freeze") ve
  • takip etmek (İng: "follow").

Yaşamın erken dönemlerinde kaynaklarımız tehditle savaşmak için yeterli değildir. Bağımlı olduğumuz, bizden güçlü olan fakat ihtiyaçlarımızı karşılayamayan bakım verenlerimizle bir arada kalabilmemizin yolu duygusal olarak tehditten kaçmak, donmak (hissizleşmek) ve bakım verenlerimizi takip etmektir. Bu dönemdeki öğrenmelerin bizler için kısa yol işlevi görmesi ise yetişkinlikte de biz müdahale etmedikçe aynı yollardan gideceğimizin habercisi olurlar.[4]

Duyguları bastırmak ya da duygulardan kaçınmak için mutlaka yukarıda anlatıldığı gibi ağır duygusal yoksunluk deneyimleye gerek yoktur ve hissizleşmek her zaman herkes tarafından aynı yoğunlukta deneyimlenmez. Panik yaşantısında olduğu gibi hiçbir şey hissetmeyip kendimizi dışarıdan izlemek şeklinde yoğun bir kopukluk şeklinde olabileceği gibi çok çalışarak kendimizi andan soyutlamak da bir duygusal kaçınmadır. Bu yaşantılar hayatımızın bir döneminde, bir yerde bizim için işlevsel olmuş olabilir. Buradaki sorun, aynı kriz durumları devam etmiyor ve de biz artık farklı kaynaklara sahip olsak dahi aynı başa çıkma yollarını kullanmaya devam etmemizdedir.[4]

Akılda tutulması gereken bir başka konu ise, içinde bulunduğumuz dünya düzeninin bize kendimizle temasımızı kesmemiz için her türlü imkânı sağlıyor olmasıdır. Birey olarak gittikçe önemsizleşmemiz, artan şiddet olaylarının, pandeminin, kuraklığın vb. yarattığı güvende olmama hali ile artan kaygımız, erişimimizin çok kolay olduğu teknolojik uyuşturucular gibi faktörler kayıtsızlık ve hissizlik için gerekli ortamı önümüze sermekte ve "var olmama" sürecimizin önünü açmaktadır.[5]

Bu noktada, kendimizle, diğerleriyle ve dünyayla aramıza ördüğümüz duvarların işlevini sorgulamakta fayda olabilir. Neden bu duvara ihtiyaç duyduğumuzu, kaçındığımız duyguların neler olduğunu, nelerin bu duyguları tetiklediğini yaşantılamak bizler için iyi başlangıç noktası olabilir.[3]

Kaynak: https://evrimagaci.org/hissizlesme-nedir-insanlar-neden-duygulariyla-temaslarini-keserler-9838

about